2001
Üç sokak boyunca kablo
Half-Life oynamak için müstakil evlerin arasına ethernet çektik. Bahçe duvarından, sokağın üstünden, direkten. Üç sokak. Ve ağın merkezinde AGABEY vardı.
← yana kaydır →
Kimse DHCP bilmezdi; IP'ler elle yazılırdı. İlker'in ışığı hep yanık. Kablo hâlâ ona da gidiyor.
Önce kafede oynadık. Sonra bir gün birimiz şunu söyledi: "Evden oynasak ya, kablo çeksek?"
Kimse o cümlenin üç sokaklık bir altyapı projesine dönüşeceğini bilmiyordu.
Bahçe duvarından, sokağın üstünden
Apartman olsa kolaydı — bir boşluktan sarkıtır, iş biterdi. Ama bizde müstakil evler vardı. Yani her ev arasında bahçe, duvar ve sokak.
Bahçe duvarının üstünden geçirdik. Ağaca bağladık. Sokağı geçmek için kabloyu yukarıdan, direkten direğe astık — çünkü yere serdiğimiz ilk denemede bir araba üstünden geçip kopardı. Yağmura karşı ek yerlerini poşetle sarıp bantladık.
Kablo bittiğinde ekledik. Sonra o ek yeri arıza yaptı, tekrar ekledik. İki kabloyu birleştiren o küçük parça, mahallenin en değerli eşyasıydı ve kimin elinde olduğu bilinirdi.
Üç sokak, yüz metre ve farkında olmadığımız fizik
İşin komik yanı: hepimiz bilmeden gerçek ağ mühendisliği yapıyorduk.
Kablo uzayınca bağlantı kopmaya başlardı. Kimse "ethernet 100 metrede sönümleniyor" demezdi ama herkes "çok uzun oldu galiba" derdi. Ve çözümü de kendiliğinden bulduk: ortadaki eve bir hub koymak.
O ev artık mahallenin omurgasıydı. O evin çocuğu da bilmeden ağ yöneticisi oluyordu — kimse bağlanamayınca kapısı çalınan kişi oydu.
Üç sokak boyunca uzanan bir ağda tek bir zayıf ek, herkesi düşürürdü. Arızayı bulmak ev ev dolaşmak demekti. Bugün müşteri sahasında kablo takip ederken kullandığım refleksin nerede oluştuğunu tam olarak biliyorum.
"Sürümün kaç?"
Oyuna girmeden önceki değişmez soru buydu. Herkesin sürümü aynı olmalıydı. Biri güncellemişse ya o geri alacaktı ya hepimiz güncelleyecektik — ve güncelleme demek, gece boyu inecek bir dosya demekti.
Sonra IP adresleri. Kimse DHCP bilmezdi; herkes elle yazardı.
192.168.1.2, .3, .4… Ve mutlaka iki kişi aynı numarayı yazar, ağ
çökerdi. Türkiye'de IP çakışmasını Half-Life sayesinde öğrenen bir
nesil var.
Kadro
O ağda sekiz ev vardı. Yirmi yıl sonra hâlâ sırasıyla sayabiliyorum:
AGABEY · Edi · Ferdi · İlker · Vasvi Abi · Sabri Abi · Mustafa Abi · Kamuran
Bazısı artık başka şehirde. Bazısıyla yıllardır konuşmadım. Ama o listeyi yazarken hiçbirinde duraksamadım — çünkü onlar bir arkadaş listesi değil, bir ağ topolojisiydi. Kimin evinden kaç metre kablo gittiğini, kimin IP'sinin kaç olduğunu bilirdik.
İnsanı hatırlamanın böyle bir yolu daha var demek ki.
İlker
Listeyi sıralarken İlker'e gelince durdum.
Onun da bir adresi vardı: 192.168.1.8. Kablosu bizimkiyle aynı duvardan
geçiyordu, aynı gecelerde bağlanıyordu, aynı haritada koşuyordu. O ağ
kurulurken oradaydı.
Yukarıdaki çizimde evi duruyor. Kabloyu ondan ayırmadım — ayırmak elimden gelmedi. Paketler hâlâ ona da gidiyor.
Bir tek farkı var: onun ışığı hiç sönmüyor.
Mekânın cennet olsun İlker.
AGABEY
Ve mahallenin efsanesi vardı: Mehmet abi. Nick'i AGABEY.
Her mahallenin böyle biri olurdu — herkesten büyük, herkesten iyi, ve kaybettiğinde kimsenin gülmeye cesaret edemediği. Sunucuyu genelde o kaldırırdı, kuralları o koyardı, kavga çıkarsa o susturuyordu.
Sohbette AGABEY yazısını görmek, o akşam oyunun ciddi olacağı anlamına
gelirdi. Bir köşeden çıkarken "abi sen misin?" diye sorardık, cevap
gelmezdi — zaten vurulmuş olurduk.
Nick'i tesadüf değildi. O gerçekten abiydi.
Duvarın arkasından gelen ses
Asıl güzelliği şuydu: karşındaki oyuncu bir avatar değildi. İki sokak öteydi.
Birini vurduğunda, birkaç saniye sonra açık pencereden bir bağırış duyardın. Yaz akşamıydı, herkesin camı açıktı. Kim olduğunu bilirdin. Ertesi gün ekmek almaya giderken karşılaşırdın.
Oyun bittiğinde biri "çay koyayım mı" diye seslenirdi ve gerçekten gelirdi. Çünkü mutfağı iki sokak öteydi.
Ve sonra herkes kendi odasına çekildi
Geniş bant geldi. Sunucular internete taşındı. Artık kablo çekmene gerek yoktu; dünyanın öbür ucundaki biriyle oynayabiliyordun.
Kazandık: daha çok oyuncu, daha çok oyun, sıfır zahmet. Kaybettik: camdan gelen sesi.
Bugün arkadaşlarınla oynuyorsun ve hiçbiri yakınında değil. Kazandığında
dönüp bakacağın bir yüz yok. Kimse çay koymuyor. Ve hiçbir sunucuda
AGABEY yok.
O kablo sadece veri taşımıyormuş. Sonradan anladık.
// paylaş
// hatıra defteri
Sen ne hatırlıyorsun?
Burası yorum alanı değil. Bu yazıyı okurken aklına gelen kendi hatıranı bırak — bir isim, bir akşam, bir ayrıntı. Arşiv ortak hafızayla büyüyor.
Birbirimizin bilgisayarına girip dosyalarını karıştırırdık 🤣 56 k modemler ile bağlantıda windows default dosya yazıcı paylaşımını açık bırakması ve bu açığı istismar etmek için aldığımız ip bloğunu tarardık. Birçok bilgisayara şifresiz girerdik ve aman allahım bu dosyalar da ne böyle neler neler 🤣🤣🤣
Bu ağı biz kurduk. Kabloyu bahçe duvarından geçirdik, sokağın üstünden direğe astık, yağmurda ıslanmasın diye ek yerlerini poşetle sardık. Üç sokak. Ama o ağı ağ yapan kablo değildi. Akşam olur, sohbette AGABEY yazısı belirirdi ve hepimiz doğrulurduk. Bir köşeden çıkarken "abi sen misin?" diye sorardık, cevap gelmezdi — zaten vurulmuş olurduk. Mehmet abi, o yaz bize sadece oyun oynatmadın. Kural koymayı, kaybedince susmayı, kazanınca övünmemeyi de orada öğrendik. Ben bugün ağlarla uğraşıyorum, işim bu oldu. Nereden başladığımı biliyorum: senin sunucunda. Bu siteyi o yılları unutmayalım diye yaptım. İlk kaydı sana bıraktım. kib abi.